Tony Gurr

Special GUEST POST on ‘Native Speakerism’ in canım Türkiyem: TÜRKSE İSTEMEM…

In ELT and ELL, Guest BLOGGERS, Our Schools, Our Universities, Quality & Institutional Effectiveness on 17/08/2019 at 4:59 pm

Aydan ERSÖZ

Aydan (blog photo) (1)

President, INGED – Ankara / TURKEY

 

Hepinize merhaba. Çok sevdiğim ve saydığım bir meslektaşım olan Tony Gurr’un sayfasına konuk oluyorum bu sefer. Yazımı Türkçe yazmamın sebebi İngilizce bilmemem değil tabii ki. Çok şükür derdimi anlatacak kadar İngilizcem var. Üstelik derdim (dertlerim desek daha doğru olur) çok ve karmaşık. Belki eğitimlerden sorumlu idareci / yöneticilerden bazıları okur diye ümit ettiğim için Türkçe yazıyorum.

Geçenlerde yurtdışında yaşayan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk. Bana “Burada Türklere iş imkanı neredeyse hiç yok. Türk istemiyorlar” dedi. Bir an düşündüm, burada da aynı durum geçerli değil mi diye. Ve sonuçta bu başlık ortaya çıktı.

8

Fez 03 (cat) (1)

Gerek hizmet içi eğitimlerde gerekse üniversitelerde iş bulma hususunda “native speaker”lar için pozitif ayrımcılık olduğunu eminim sizler de fark etmişsinizdir. Türk’seniz, İngilizceniz ne kadar iyi olursa olsun, alanınızda ne kadar iyi yetişmiş olursanız olun sizi tercih etmiyorlar. “Native speaker” iseniz neredeyse hiç başka vasfınız olmasına gerek yok. Tabii ki ülkemizde görev yapan bir kısım liyakat sahibi ELT uzmanı “native speaker” var ama her “native speaker” (aslında yabancı olması bile yetiyor) uzman olacak diye bir kural yok. “Türk olmayan herhangi bir kişi Türk olan bir uzmandan daha kaliteli ve iyidir” önermesi ırkçılık değil mi sizce de?

British Colonists

8

Damian J. Rivers, “native-speakerism” kavramının ELT alanında önyargı ve ayrımcılığın en önemli unsuru olduğunu vurguluyor. “Native speaker” olmayan uzmanlar (ki bu yazıda Türk uzmanlar oluyor) bu adaletsizliğin baş kurbanları haline geliyor.

Chris Holmes’un dediği gibi kurumların eğitimlerde yabancı eğitimci kullanma isteğinin arkasında bazı sebepler var: yabancı bir eğiticiye sahip olmanın “hayali prestiji”, hedef kültürün temsilcisi ile birlikte olma arzusu ve dil hakimiyeti. Bana göre ise bu giderek artan bir yabancı hayranlığından başka bir şey değil. İyi bir eğiticinin vasıfları arasında doğuştan yabancı olmak diye bir madde hiç görmedim. Ülkemizde dilde son derece yeterli alanında çok iyi yetişmiş pek çok eğitici varken sırf Türk diye onları tercih etmemek nasıl bir mantıktır gerçekten kafam almıyor.

8

Çay ve Simit 02

Görevlendirmelerde liyakat olmadığı sürece hiçbir eğitim amacına ulaşamaz. Liyakat yani bir işi verilen görevi layığıyla ve başarıyla yapabilecek kişiye verme her görevlendirmenin tek şartı olmalıdır. Bu durum aklıma Mevlana’nın meşhur sözünü getiriyor: “Bir kunduracının elinde kuyumcunun aleti, kuma ekilmiş dane (tohum) gibidir”.

Ehil olmayan kişilerin verdiği eğitimler gereksiz yere kaynak israfına sebep olur ve bilimsel bir nitelik taşımaz. Bu durum eğitim alanları da duygusal olarak olumsuz etkiler. Hizmet içi eğitimlerden yaka silken, kaçmak için sebep arayan öğretmen arkadaşlarımıza bir sorun isterseniz. Eğer eğitimlerde başarılı bir sonuç isteniyorsa, kurum mutlaka işin gerektirdiği bilgi ve beceriye sahip, deneyimli, kurum kültürüne aşina ve saygılı, iyi iletişim becerilerine sahip ehil kişilerle çalışmalıdır. Bu kişilerin milliyeti bir vasıf değildir. Sırf “native speaker” diye eğitici uzman seçilemez; tıpkı sırf “Türk” diye uzman seçilemeyeceği gibi.

8

Bakkal ve Papağan Story (book cover)

Yazımı Mesnevi’den “Bakkal ve Papağan” öyküsünden ilgili kısımla bitirmek istiyorum. Vaktiyle memleketin birinde bir bakkal vardı. Bakkalın sahibi yeşil tüylü, güzel sesli, akıllı, konuşkan, nüktedan bir papağan satın almıştı. Bu papağan gelen müşterilerle sohbet eder, onlarla şakalaşır, iyi vakit geçirmelerini sağlardı. Bir gün bakkalın sahibinin eve gitmesi icap etti. Papağana: -Dükkana göz kulak ol. Koruyup kolla. Dükkan sana emanet, deyip çıkıp gitti. Aksilik bu ya…tam da o sırada kedinin biri bir fare yakalamış halde dükkandan içeriye daldı. Papağan azgın kediyi görünce korkudan ödü koptu. Ne yapacağını bilmez bir halde oradan oraya uçup dururken dükkanı darmaduman etti. Papağan bir köşeye sinmiş tir tir titrerken, dükkanın sahibi çıkageldi. Adam durumu hemen anladı, pişman olmuştu olmasına da ne yazık ki iş işten geçmişti. Bu durumda asıl suçlu bir papağana bakkalda bekçilik görevi veren, onda yeterlilik, ustalık ve uygunluk aramayan dükkan sahibinin bizzat kendisidir.

8

Kalın sağlıcakla.

 

  1. So true and reflects what I’ve been thinking for years.. Thank you very much for sharing Tony🙏🏼🙂

    Sibel T. Canbaz

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: